ANA SAYFA

İÇİNDEKİLER


Tarihi yarımadaya gömülü miras Yüzyılların tarihi, kültürü, coğrafyası ve mistisizminin birleşerek bize ve dünya kültürüne armağan ettiği semt
VEFA



vefa.erolkara.net
1996 YILINDAN BERİ YAYINDA

VEFA SEMTİNE İSMİNİ VEREN MUHTEŞEM İNSAN
Ebul Vefa
HAZRETLERİ
Konyalı Muslihiddin Mustafa

Vefâ Konevî
( Allah c.c Ondan razı olsun )
VEFA TÜRBESİ TIKLAYINIZ

Vefa semtine adını veren Ebul Vefa Konevi Hazretlerinin Hayatından bir kesiti anlatan filmin tamamı

İstanbul’daki meşhûr velîlerden. İsmi Mustafa bin Ahmed, lakabı Muslihuddîn’dir. Şeyh Vefâ, Ebü’l-Vefâ, İbn-ül-Vefâ da denir. Konya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1490 (H.896) târihinde İstanbul’da vefât etti. İsmi verilen Vefâ semtinde kendi adıyla anılan câminin sol tarafına defnedildi. Sonradan kabr-i şerîfi üzerine yeşil kubbeli bir türbe yapıldı.

Vefâ Konevî hazretleri, ilk tahsîlini yaptıktan sonra, Edirne’de Debbaglar Câmii imâmı Şeyh Muslihuddîn’e talebe oldu. Bir müddet bu hocasından ilim öğrenip feyz aldı. Sonra hocasının tavsiyesi üzerine evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hem din, hem de fen ilimlerinde mütehassıs olarak yetişti. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yetişip yükseldi.

Şeyh Vefâ hazretleri, bir ara hacca gitmişti.Hacdan deniz yolu ile dönerken, yolda hıristiyan korsanları tarafından gemisi yağma edilip, kendisi de esir edildi. Rodos Adasına götürülüp hapsedildi.Zamânının gözüpek kahramanlarından Kahramanoğlu İbrâhim Bey tarafından, esir alanlara para verilmek sûretiyle esâretten kurtarıldı.Hürriyetine kavuştu.İstanbul’a dönüşlerinde, şimdi kendi ismi ile anılan “Vef┠semtine yerleşti. Vefâtına kadar burada yaşadı. İnsanlara doğru yolu göstermek, dînimizin emir ve yasaklarını bildirmek ile meşgûl oldu.

Sözleri gâyet beliğ ve açık olup, dinleyenlerin kolaylıkla anlayabileceği şekildeydi. Çok ibâdet ettiğinden, sohbetine gelenleri, ancak belli vakitlerde kabûl ederdi. Sohbetleri pek tatlı olup herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âşık olduğu bir zâttı. Sözleri hikmetli ve nükteli idi. Din husûsunda hiç tâviz vermezdi. Bu hususta titiz ve celâlli idi. Dünyâya düşkün olanlara iltifât etmez, dervişlerle, dünyâya düşkün olmayanlar ile sohbet etmeyi severdi. Zamânının meşhûr kimseleri kapısına gelir, sohbetine kavuşmak için kabûl etmesini beklerdi.

Bir defâsında, Fâtih Sultan MehmedHan kapısına kadar geldiği hâlde onunla görüşmemiştir. O da üzülerek, geri dönüp gitmiştir. Onunla görüşmemesinden dolayı kendisi de üzülmüş, hattâ gözlerinden iki damla gözyaşı yanaklarına inmiştir. Yanında bulunanlar; “Efendim neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz buna üzüldünüz, hem de o üzüldü.” dediler. Ebü’l-Vefâ hazretleri, gözünden akan iki damla gözyaşını eliyle silerek; “Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazifemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz, sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebeb olacak. Sonunda dayanamayıp pâdişâhlığı bırakmak isteyecek. Şimdi anladınız mı? Sultânı niçin kabûl etmediğimi?” buyurdu.

Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü’l-Vefâ hazretlerini çok sever ve üstün tutardı. Kızını evlendirirken, nikâhı teberrüken Vefâ hazretlerinin yapmasını ve onun huzûrunda olmasını istedi. Vefâ hazretlerine kırk bin akçe göndererek durumu arzetmişti. Fakat Vefâ hazretleri bu hediyeyi kabûl etmedi ve; “Muhyiddîn Konevî Efendi vardır. Fakirdir, bu parayı ona verirsiniz. Bereketli bir zâttır. Onu getiriniz, bu işi o yapsın.” buyurdu. Bunun üzerine o zâtı getirip, nikâhı kıydırdılar.

Bir bahar günü, Vefâ hazretlerine; mevsim güzel, hava çok hoş. Allah’ın rahmet eserlerini görmeniz için dışarı çıkmanızı istirhâm ederiz dediklerinde; “Bugün müsâade edin. Akşam, her zaman yediğimden bir lokma daha fazla yiyeyim de, dışarı çıkacak kuvvetim olsun.” buyurdu.

Kendisine, şehrimize, şu kadar ağırlıktaki taşı kaldıran ve şu kadar ağır yük taşıyan birisi geldi dediklerinde; “Abdest ibriğini taşımak, ondan zordur.” buyurdu. Bu ne doğru ve ne güzel bir cevaptır. Çünkü, ağır taşı kaldırma ve ağır yük taşımada nefsin hazzı vardır. Bunun için nefse kolay gelir. Abdest ibriğini taşımakta ise, nefse muhâlefet vardır. Bunun için nefse daha zor ve daha ağır gelir.

Ebü’l-Vefâ hazretleri astronomi ve astroloji ilimlerine vâkıftı. Çok talebe yetiştirdi. Güzel halleriyle meşhûr oldu.

Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü’l-Vefâ hazretlerini çok severdi. İlminin, yaşayışının hayrânı idi. Bu sebepten vefât ettiği zaman cenâze namazında bulundu. Hattâ o esnâda, kefenini açıp, yüzüne bakarak, eskiden beri olan hasret ateşini bir parça gidermek istedi. Kefenini açıp baktıklarında,Ebü’l-Vefâ hazretleri yüzünü sağ eliyle kapatmıştı.”

Ebü’l-Vefâ hazretlerinin türbesinin duâ edilen penceresinde şu beyitler yazılıdır:

Muktedây’ı ehl-i mânâ, Muslihuddîn Ebü’l-Vefâ Uyûn-ı uşşâka hâk-i merkadidir Tûtiyâ

Mânâsı:

(Muslihuddîn Ebü’l-Vefâ, mânâ ehlinin, evliyânın uyduğu kimsedir. Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir.)

Ebü’l-Vefâ hazretleri adına Konya’da bir câmi, İstanbul’da ise câmi, medrese, hamam, dergâh, halvethâne ve türbe inşâ edilmiştir.

Şeyh Vefâ hazretlerinin eserleri şunlardır:

1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe ve üç yüz doksan altı beyitlik manzûm bir eserdir. Tasavvufî, ahlâkî mevzûları şiir yoluyla anlatmıştır. Bu eseri, edebiyât ve şiir bakımından da kıymetlidir.

2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzûm bir eserdir.

3) Evrâd-ı Vefâ: Beş yüz elli altı sahife civarında olup, nesir bir eserdir.

4) Rûznâme-i Vefâ: Bu eseri,Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir. Bunlardan başka eserleri de olduğu kaydedilmiştir.

Şeyh Vefâ hazretlerinin bir şiiri şöyledir:

Evvel tevhîdi zikret, Sonra cürmünü fikret.
Var yoluna doğru git. Derviş olayım dersen.
Bir zât-ı kâmil ara, Gezme tozma âvâra.
Tamam sıra bu sıra, Derviş olayım dersen.
Gaflet ile çalışma, Çok gezmeye alışma.
Kem sözlere karışma, Derviş olayım dersen.
Rüyâna yalan katma, Elden söz alıp satma
.Cellad önüne yatma. Derviş olayım dersen.
Her sözde inâd etme, Her mezbelede bitme
Sapa yollardan gitme, Derviş olayım dersen.
Dostunda kusur görme, Ak yüze kara sürme.
Başına çorap örme, Derviş olayım dersen.
Hayrın bir ise binle, Vakt-i seherde inle.
Pend-i Vefâ’yı dinle, Derviş olayım dersen.




 

 

FARKLI KAYNAKTAN ŞEYH VEFA HAZRETLERİ...

Asıl adı Mustafa, lakabı Musliheddin'dir. 'Ebu'l-VEFA', 'İbn-i VEFA','şeyh VEFA', ve 'Vefa-zade' gibi değişik adlarla anılmaktadır.

Konya'da dünyaya gelen şeyh Vefa hazretlerinin doğum tarihi bilinmemektedir. Babasının adı Ahmed Sadri'dir. Zeyniyye tarikatına mensup olup Sultan II. Mehmed han (Fatih) ve sultan II. Bayezid-ı Veli devri şeyhlerindendir.

Şeyh ebu'l-Vefa konevi hazretlerinin tasavvuf yoluna girmesi 'Debbağlar imamı' diye meşhur olan Şeyh Musliheddin halifeye bağlanmak sureti ile gerçekleşmiştir. Bu Allah dostunun hizmetinde ne kadar kaldığı bilinmeyen şeyh Vefa'nın, daha sonra bizzat şeyhinin izni ve işareti ile Şeyh Abdüllatif Kudsi hazretlerine intisab etmiştir. Daha sonra Şeyh Vefa irşad için izin aldıktan sonra ilk olarak o tarihte Karamanoğulları'nın idaresinde bulunan memleketi Konya'ya giderek burada faaliyet göstermiştir.Karamanoğulları İbrahim bey , Şeyh Ebu'l-Vefa için meramda bir Cami ve Hankah (tekke) inşa ettirmiştir. Buraya başta şeyh Vefa olmak üzere yakınları ve müridleri tarafından vakıflar tayin edilmiştir.Şeyh Ebu'l-Vefa daha sonra Konya'dan İstanbul'a gelmiştir.Ancak hangi tarihte gittiği kesin olarak bilinmemektedir.Hac görevini ifa etmek amacı ile Konya'dan Antalya'ya geçerek buradan bir gemiye binerek Mısır'a doğru yola koyulmuştur. Bindikleri gemi Rodos korsanları tarafından yakalanmış içindekilerle birlikte esir edilmiştir. Bu arada Şeyh Vefa Hazretleri hiçbir harekette bulunmamış ve kaderine rıza göstererek kız kardeşi ile birlikte esirlere katılmıştır. Büyük Allah dostunun esir düştüğünü haber alan Karaman Emiri İbrahim bey Rodos'a adam göndermiş ve fidye vererek Şeyh Vefa hazretleri ve kız kardeşini esaretten kurtarmıştır... Bu olaydan sonra İstanbul'a dönen Şeyh Vefa Hazretleri halkı irşad ve ibadet ile meşgul olmuştur. Ebu'l-Vefa Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul'a gelmiş ve padişahın büyük yardım ve desteğini görmüştür. Sultan Mehmet Han onun için daha sonra adına nispetle 'VEFA' diye anılacak olan semte bir cami ve çifte hamam inşa ettirmiştir... Zühd ve takvası, te'sirli vaazları ve irşad yolundaki başarıları sayesinde kısa zamanda namı her tarafa yayılmıştır. Musiki usul ve makamlarına göre tertiplediği ilahiler pek meşhurdur. Dış görünüşü ile çok sert ve celalli olmasına karşılık, sohbetlerinde de o nispette sakin ve yumuşak hareket ederdi. Dünyaya ve dünya nimetlerine itibar etmemiş Allah'a tevekkül etmiş, hoş hal ve olgunluk sahibi bir mürşid-i kamil idi. Ömrünün son yıllarında münzevi bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Kolay kolay dışarıya çıkmaz. Ziyarete gelenleri de büyüklerden dahi olsa istemezse kabul etmezdi. Büyük kimselerden ziyade fakir ve fukara ile konuşmaktan zevk alırdı. Arapça Farsça ve Türkçe yazılmış bir çok şiir ve risaleleri vardır. Şiir ve yazıları derin manalı ve nükteli idi.

Şeyh Vefa Hazretleri H.896-M.1491 (Ramazan ayının ilk pazartesi günü) yılında hakka yürümüştür. Vefatına düşürülen tarihler: İla rahmet-i Rabbihi 896 (1490) Huld-i Berin 896 (1490)

ŞEYH VEFA HAZRETLERİNİN ESERLERİ:

Kaynaklarda Şeyh Ebu'l-Vefa Hazretlerinin zahiri ilimlerde mahir, Astronomiye vakıf, Kozmografya, Hey'at ve Musiki'yi iyi bilen, 'vefk' yazmakta tanınmış, Arapça Farsça ve Türkçe olmak üzere üç lisanda şiirler kaleme alan büyük bir mürşid-i kamil olduğu kayıtlıdır.Türkçe bazı şiirlerini Şerh eden Cebbar-Zade Mehmed Arif Efendi'nin kaydettiğine göre, zahir ilimlerini gençliğinde babası ile birlikte gittiği Osmanlı Devletinin o zamanki başkenti Edirne'de tahsil etmiştir. Bursalı Lamii Çelebi Şeyh Ebu'l-Vefa Konevi Hazretlerinin ilim seviyesini ifade için 'Cami-i ulum-i zahir ve batın idi. Ekseri fünunda yed-i ulyası var idi' demekte, evradının derlendiği eserin girişinde ise 'Zamanın allemesi, usul ve furua vakıf, Kur'an ve hadislerin rumuzlarını çözen, müfessirlerin efendisi, muhaddislerin dayanağı' gibi vasıflarla yad edilmektedir.Devrin önemli mütefekkirlerinden Sinan Paşa da onu müctehid alimlerden saymıştır...

Şeyh Vefâ hazretlerinin eserleri şunlardır:

1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe ve üç yüz doksan altı beyitlik manzûm bir eserdir. Tasavvufî, ahlâkî mevzûları şiir yoluyla anlatmıştır. Bu eseri, edebiyât ve şiir bakımından da kıymetlidir.

2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzûm bir eserdir.

3) Evrâd-ı Vefâ: Beş yüz elli altı sahife civarında olup, nesir bir eserdir.

4) Rûznâme-i Vefâ: Bu eseri,Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir. Bunlardan başka eserleri de olduğu kaydedilmiştir.

  Kaynaklar
1. Kâmûs-ül-A’lâm; c.6, s.4688
2. Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); c.1, s.251
3. Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.527
4. Osmanlı Müellifleri; c.1, s.181
5. Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.326
6. Nefehât-ül-Üns; s.559
7. Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1071
8. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.138
9. Mevâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi, No: 3622, s.11

VEFANIN TİMSALİ MERAM'LI ŞEYH VEFA
Hasan ÖZÖNDER

İstanbul'da "Vefâ" semtini bilmeyenimiz var mı? Semte adını veren Şeyh Vefâ'nın türbesini ziyaret etmişsinizdir. Öyle tahmin ediyorum ki Vefâ'daki ünlü dükkânda kışın boza, yazın şıra içmemiş olanınız yokur.
Toplumun bozulmasından; dostluk, arkadaşlık, sadakat duygularının zayıflayıp, azalmasından yakınanların "Yoksa Vefâ, İstanbul'da sadece bir sem-ti meşhurda mı kaldı?" diye yanıp-yakınan eski yazarları hatırlayanınız vardır.
Bunların hepsi iyi ve güzel de, "Vefa" duygusunun mücessem ve müheykel timsali olan bu büyük zatın, Şeyh Vefâ'nın Konyalı ve hem de Meramlı olduğunu bilen kaç kişi var?
Tarihi kaynaklar Şeyh Vefâ'nın Konya'lı olduklarını yazarlar. Sicill-i Osmâni'de Süreyya Bey, asıl adı "Muslihiddin Mustafa" olan Şeyh Vefâ'nın Konyalı olduğunu kaydettikten sonra şunları da ilave eder: "Debbağlar İmâmı Şeyh Muslihiddin Abdi'l-Lâtif-i Makdisî'den Tarikat-ı Halvetiyye'ye ahzeyledi. Dersaadet'e (İstanbul'a) gelip, meşhur olup, Sultan Ebü'l-Fettah Mehmed Han ve Sultan Bâyezid Hân Hazretleri ile müsahabet ve mülâkat nasip olmadı.
896 Ramazanında fevt olup Sultan Bayazid Han Hazretleri cenâzesinde hazır olarak yüzünü görmüştür. Vefâ meydanına türbesinde defnedildi. Keşf ü kerâmet ile meşhur ve celâl halinde bir zât olup, müsahabâtı lâtif idi.
Yerine müridi Ali Efendi "Şeyh" olup, 910'da fevt olmuştur. Ba'dehû Abdü'l-Lâtîf "Şeyh" olup, 929'da fevt olmuştur.
Bu zaviye şeyhlerinden diğer Abdü'l-Lâtîf, Kandilli'de ateş sıçrayarak 1009'da muhteriken fevt olmuş ve yerine geçen mahdumu 1042'de vefat etmiştir.
İbn-i Vefâ'nın ikinci halifesi Ahmed Efendi, irtihalinde yanına defnolunmuştur."
Şeyh Vefâ, birçok olaylara konu olan hemşehrilerini Konyalı Nişancı Mehmed Paşa'nın cenaze namazını kıldırmıştır. Onun mezar taşında görülen Arapça manzum vefat tarihi de, Şeyh Vefâ'ya aittir. Şeyh Vefâ'nın adı bugün Meram'daki bir cami ile Konya'da da yaşamaktadır. Yanında bir zamanlar bir de "Hanikâh"ın bulunduğu bu cami, Meram'da, Dere yoluna çıkılan köşenin karşısındadır. Bu gün de ibadete açık olan bu cami, son derece huzurlu ve sükunetli bir havaya sahiptir. Sade ve mütevazi bir mabeddir. Birçok tamir, tevzi ve tecdid ameliyeleri görerek günümüze kadar gelmiştir. Semt, onun adını taşımaktadır.
Vakıf kayıtlarında, bu yapının vakfiye suretlerine ve mescidde bulunan Kur'an-ı Kerim'ler ile 61 kitabın listesine yer verilmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in ve oğlu II. Beyazid'in dönemlerinde tutulmuş resmi kayıtlarda da onun vakıfları hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre mescid ve hanigaha gelir sağlayan vakıflardan bazıları şunlardır:
"Said-eli'nde (Kadınhanı'nda), kâfir Değirmeni'nin muayyen hissesi; Ilgın'a bağlı Yaka Salur Çiftliği, Tekke'nin dervişleri için bir sürü koyun, Turat Değirmeni; Konya'da Hoca Ferruh'da, Kâfir Ermenes'de, Kavak'da, Şehir Çiftliği'nde tarlalar. Meram'da Şeyh'in kendisinin, hemşiresinin ve kardeşi Ahmed'in, Şemseddin Halife'nin, değirmenci'nin, Halil'in, Şiri'nin, Kaliçeci-zâde'nin bağları ile, Şeyh'in bağına bitişik dükkanlar. Ayrıca Meram'da 20 dönümlük bağ ve bahçeleri, Fatih'in hükmü ile; Mescid'e vakfedilen bütün bağlara ve bahçelere mevsiminde su verilecek ve vakfın işlerinde hizmet alanlarına hepsi, her türlü vergiden muaf olacaklardır."
Cihan Hatun adında bir hanım, Şeyh Vefâ Camii'ne, Kur'an-ı Kerim okutmak üzere ayrıca vakıf yapmıştır.
Ümmî Hatun ise, Çarıklar Köyü'nü, kendi evladına ve Kur'an-ı Kerim okutmak üzere bazı vakıflar kurmuştur. Evlâdı kalmazsa, bu köyün gelişinin, Şeyh Vefâ Camii'ne sarfedilmesini de şart koymuştur.
Şeyh Vefa'nın kızının ünlü Mevlevi şeyhlerinden Ahmet Abid Çelebi'yle evlendiğini biliyoruz.
Bazı kayıtlarda Meram'daki Mescid'in yakınındaki mezarlıkta Şeyh Vefâ'nın babasının ve oğlunun medfun olduğuna dair işaretler bulunmaktadır. Kendisinin kabri İstanbul'dadır. Fetih'ten sonra İstanbul'a giderek yerleşmiştir.
Halkın ihya ve irşâdiyle meşgul olmuştur.
Tasavvuf tarihimizde Şeyh Vefâ ne kadar meşhursa; Şeyh'in vefa duyguları İstanbul'un arada beşyüz yıl geçtiği halde koskoca bir semtinin halâ aynı şekilde kendi adıyla anılmasını sağlayacak kadar himmet ve tasarrufu geniş ise; "Vefa" duygusunun müşahhas ve mücessem timsali olan böylesine ma'rûf, meşhur ve ma'lûm bir insan yetiştirdiği için Meram'da, en az o kadar onur ve gurur duymaktadır.

Şeyh Ebul Vefa hazretleri alevi midir ?

Alevi cemaatinde sıkça zikredilen Es Seyid Ebul Vefa hazretleri ile Vefa semtine adını veren Şeyh el hac Mustafa Muliheddin Ebu'l Vefa Konevi hazretleri ile isim benzerliği dışında bir ilgisi bulunmamaktadır. Alevilerin pirimiz dediği Es Seyid Ebul Vefa hazretleri Miladi 1026 ( hicri 501) yılında Irak'ın Kusan kentinde doğmuştur.

Zaman zaman yapılan bu karıştırmalar insanlar arasında çelişkiye sebep olmaktadır. Ancak Vefa Konevi hazretleri alevi değildir.

ŞEYH VEFA HAZRETLERİNDEN DUALAR

Ya Allah!
Dünya ve ahirette karşılaşacağım her bir korku için 'lailaheillallah' ı,
Her keder ve üzüntü için 'maşa'allah'ı,
Her bir nimet için 'elhamdulillah'ı,
Hayret verici her şey için 'subhanallah'ı,
Her bir günah için 'estağfirullah'ı,
Her darlık için 'hasbiyallah'ı,
Her musibet için 'inna lillahi ve inna ileyhi raciun'u,
Her bir kaza ve kader için 'tevekkeltu alellah'ı
Her bir itaat ve isyan hareketi için 'la havle vela guvvete illa billahil aliyyul aziim'i, hazırladım
Ey Rabbım! Bize arttır da eksiltme, bizi şereflendir de hor ve hakir kılma, bize ver de mahrum bırakma, bizi seç de üzerimize ihtiyar etme
Bizden razı oluver bizden kabul eyle Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Duamı kabul eyle Hamd alemlerin Rabbın'a mahsustur

AŞK VEFADIR, (EBU-L VEFA HZ )
Üzerine bir avuç leblebi attığımız bir de o nefis kokusuyla tarçın kattığız bozayla hatırlarız hep vefayı. Aşk Vefadır! Vefa ise İman! İmandadır gerçek sevgi, sevgiye doğarız, sevgiyle büyürüz, sevgiyle yaşarız. Sevmenin en üst noktasıdır iman. Sevgi vefa ister, sevgi fedakârlıktır. “Gerçek sevgi” yoktur, çünkü sevginin kendisi gerçektir. Sahte sevgi olmaz. Olsa da adı sevgi olmaz. Ruhun hasletidir Vefa, vefada gizlidir sevgi. Yıl 1453. Sultan Mehmet üzerinde taşıdığı manevi kalkanın farkındadır. Bu himmet ile orduları ve manevi yardımcılarıyla İstanbul’u fetheder. İstanbul’un fethine rağmen Akdeniz de hala kargaşa devam etmektedir. Rodos korsanları diye adlandırılan eşkıyalar Akdeniz’in

korkulu rüyası haline gelmiştir. Aslında Allahın bu adaya bahşettiği o kadar çok nimet vardır ki. Onlar burada yetişen üzümlerin, zeytinlerin envai çeşit meyvelerin farkında bile değildirler. İsteseler adada yetişen bu ürünler onları istediği zenginliğe ulaştırabilir, ama onlar önlerine çıkan bütün gemileri talan edip haksız kazanç peşinde koşan korsanlardır. Yağma ve talan ile kazandıkları ganimetleri ise yine helal olmayan yollarda harcamaktadırlar. Günlerden bir gün bu çapulcu yağmacılar Hac yolculuğundan dönen bir kafileye musallat olurlar. Bu kafilenin içinde Allahın pek sevdiği mübarek kullarından bir dost vardır. Korsanlar o kişiye yapılan itibarı görünce onun önemli bir kişi olduğunu anlarlar. Onun sayesinde yüklü paralar kazanacaklarını düşünerek onu yakalayıp zindana atarlar. Kalbi dünya nimetlerinden arınmış, manevi güzellikler denizinde yüzen bu zat durumundan hiç de şikâyetçi değildir. İsmi Ebu-l Vefa Hazretleri olan bu zatın kalbinde yinede bu çapulcuların Allah tarafından affedilmesi isteği vardır. Atıldığı zindanda bütün günlerini onların kurtuluşu için dua ederek geçirir. O Allah dostu bilir ki içlerinde taşıdıkları ruh sebebi ile onlarda birer Eşref-i mahlûkattır. Yani kâinatın en şerefli mahlûklarıdır. Ama ne yazık ki gaflet uykusunda olup gerçeklerden habersizdirler. İşte içlerinden biri bu uykudan uyanarak gerçeğin farkına varır. Bu zindancı Hazreti Ebu-l Vefayı rahat ettirebilmek için elinden gelen her şeyi yapar, çünkü onun yüzündeki ilahi nuru müşahede etmektedir. Zindanda bütün günler hep sohbet ile geçer. Etrafındaki herkes ona karşı muhabbet duymaktadır. Hatta fidye için onu ellerinde rehin tutan korsanlar bile hazreti hoşnut etmek için birbirleriyle yarışa girerler. Sohbetlerini nefes bile almadan dinlerler. İşte bu süre içinde Ebû-l Vefa hazretleri zindanda yanındaki bir mahkûmdan Rumcayı öğrenir. Orada Allah’ın ikramı ile keramet gösterip hastaları tedavi eder. Hazretin Kahramanoğlu İbrahim Bey isminde hali vakti yerinde bir müridi vardır. Onun korsanların elinde tutsak olduğunu öğrenince hemen yüklü bir meblağ ödeyerek esir tutulduğu bu zindandan kurtarır. Ebu-l Vefa hazretlerinin zindandan ayrılmasıyla ilim ve irfan yuvasına dönüşen koğuşu yine eski karanlık günlerine geri döner. Hâlbuki onun zamanında kapkaranlık zindan bile taşıdığı nur ile pırıl pırıl aydınlanmış ve karanlıklardan kurtulmuştur. Zindandan kurtulan Ebû-l Vefa hazretleri Rumların çok olduğu bir semte (Vefa ) yerleşip burada bir dergâh kurar. Bu dergâh zamanla bulunduğu semtte bir ilim ve irfan yuvası merkezi olacak, buradan nice büyük insanlar yetişecektir. Ebû-l Vefa Hazretleri bu semtte ne kadar Müslim ve gayri Müslim insan varsa dergâhının kapısını onlara sonuna kadar açar. Bıkmadan usanmadan bir ayırım yapmadan Allah’ın Hanif dinini tebliğ eder. Mübarek güler yüzlü aynı zamanda da nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle zihinlere nakşeder.

Ebû-l Vefa Hazretlerinin Fatih Sultan Mehmet’ e karşı çok özel bir muhabbeti vardır. Onu hiç görmemiştir ama geceler boyunca fetih için ona dua eder. Genç Sultan’ı himmeti ile kale gibi kuşatır ve ona manevi bir zırh giydirir. Fatih Sultan Mehmet Han bu himmeti üzerinde öyle bir hisseder ki bu veliyi görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Rüyalarını hep bu Allah dostu süsler. Günler geçtikçe ona karşı duyduğu sevgi dayanılmaz bir hasrete dönüşür. Ve bir gün dergâhın kapısına dayanır. Fatihin kapısına geldiğini haber alan Ebû-l Vefa Hazretleri “Hayır! Kapıyı açmayın” der. Koskoca Cihan Sultanı yüz sürdüğü bu dergâhın kapısından içeri giremeyince hıçkırıklarla ağlamaya başlar. Diğer tarafta Ebû-l vefa Hazretleri de Kapının arkasında ağlamaktadır. Dergâha bir hüzün çökmüş kimsenin yüzü gülmemektedir. Talebeleri bu olayın sebebini bir türlü çözemezler. Kapısına yüz süren herkese kucak açan bu tekkenin kapısı nasıl olurda koskoca Cihan Padişahına açılmaz? Bunun cevabını veremezler. Nitekim içlerinden biri dayanamaz. “Bağışlayın Sultanım ama hem Hünkârımızı üzdünüz, hem de kendinizi üzüldünüz. Bunun hikmeti ne ola ki?”diye sorar. Ebu-l Vefa Hazretleri: “Doğru söylüyorsun.” der, “Ama aramızdaki muhabbet öylesine çok ki bir kere bu kapıdan içeri girip bizim sohbetlerimizi dinlese korkarım Padişahlık vazifelerini unutur. Sonra Cihan Padişahlığı çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır. Hâlbuki o bir padişah olarak yetiştirildi. ” ( Fatih’in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin Hazretleridir.) ARADAN YILLAR GEÇER Ebû-l Vefa Hazretleri yerleştiği bu semtte çok sevilir. O, hiç kimseyi ayırt etmeden dergâhına kabul etmiş, hepsinin irşadına sebep olmuştur. Vefat ettiğinde mahalle halkı mübareğin naşına sahip çıkar, onun adına güzel bir cami yaptırıp oraya defnederler. Bu gün ise Bozası ile tanıdığımız bu semt, mübarek zatın Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan bölgede adını taşıyan Vefa’dır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkânını açmaz, çocuklar okul yolunda durup ondan destur alıp yollarına devam ederler. Nice İmparatorluklar, nice devlet büyükleri nice cihana korku salan yöneticiler silinip giderken o iktidarını yüzyıllarca hâlâ elinde tutmaktadır. Bu nasıl iştir ki her geçen yıl kıymeti daha da anlaşılır. Çünkü onların himmetleri hiç bitmez, tükenmez. Aşk Vefa ister, Vefa ise İman.

Güzin OSMANCIK - guzinosmancik@yahoo.com kaynak : netpano

 HAYATINDAN  SAHNELER

Bir merhamet numunesi Ebûl Vefa Hazretleri

İstanbul’un alındığı, Bizans’ın yıkıldığı yıllardır. Ama Akdeniz huzursuzdur hâlâ. Rodoslu çapulcular Bahr-ı Sefid’in çıbanıdırlar. Evet bu adada güzel üzüm yetişir ve nefis zeytin olur. Ama ada sakinleri bağla bahçeyle uğraşmaz. Ticaretten ve sanattan da uzaktırlar. İyi bildikleri tek iş vardır: “Yol kesmek!”

O yıllarda Rodoslu haydutlar ticaret gemilerini yağmalar, sahil köylerini basarlar. Zahmetsiz kazandıklarını saza, şaraba yatırırlar. Liman kenarındaki batakhaneler eşkıya kaynar. Bu işrethanelere abone olabilmenin tek yolu vardır: Daha fazla soygun yapmak, daha fazla can yakmak.

İşte günün birinde, içinde Ebûl Vefa hazretlerininde bulunduğu hac kafilesi şakilerin saldırısına uğrar. Mübâreğin kaybedecek bir şeyi yoktur. Hepi topu üç beş ölçek hurma, birkaç testi zemzem. Ama korsanlar insan sarrafıdırlar. Müminlerin ona gösterdiği hürmeti gözden kaçırmazlar. Böylesi asil biri para etse gerekdir. Öyle ya, Osmanlı âliminin uğruna neler vermez ki?



ZİNDANI AYDINLATAN NUR

Mübarek kendisini hapse tıkan zalimlere kızmaz. “Bunda da bir hayır olmalı” der, büker boynunu. Hatta acıma duygusu ağır basar. “Ah!” der, “Ah bir hakikatleri görebilseler!”.
İnsan haydut da olsa insandır. Nitekim zindancı bu büyük velinin yüzündeki şefkati yakalar, veya o şefkate yakalanır. Cezayı göze alır, zincirlerini çözer, onu aydınlık bir koğuşa taşır. Uzun kış geceleri ocak başında sohbet ederler.
Mübarek kısa sürede Rumca öğrenir, muhafızlarla dost olur. Hastalarını tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsüdür kurar gönüllere. Şövalyeler bu iltiması görmezden gelirler, zira bu rehineden yüklüce bir fidye beklerler.
Kahramanoğlu İbrahim Bey, bir Ebûl Vefa sevdalısıdır. Mübareğin Rodoslular’ın elinde olduğunu öğrenince beyninden vurulmuşa döner. İstenen meblâğı tez günde denkleştirir, koşar adaya.



RUMLARLA KOMŞULUĞU SEÇEN VELİ

Ebûl Vefa Hazretlerinin ayrıldığı gün zindancı bir hoş olur. Bu küflü dehlize böylesi bir bilge gelmemişdir. Ve bundan böyle zor gelir. Hapiste geçirdiği günler Ebûl Vefa Hazretleri’ne çok tesir eder. İstanbul’da Rumların kesif olduğu bir semte (Vefa’ya) dergahını kurar ve bu insanlara kapılarını açar. Bıkıp usanmadan hakkı tebliğ eder. Gülene de anlatır, sövene de. Kimi dergâha râm olur, kimi aleyhinde konuşur. Mübarek güler yüzlü ve nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle nakşeder zihinlere.
Ebûl Vefa’nın Fatih’e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan’ı güçlü tasarrufu ile kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder. Rüyalarını nur yüzlü veli süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri “Hayır!” der, “Görüşmesek daha iyi.”

Koca sultan yüzgeri giderken mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumlar’ın bile kıymet verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz? Nitekim içlerinden biri dayanamaz. “Bağışlayın ama efendim” der, “Hem hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa gerek?”
Mübârek “Doğru söylüyorsun.” der, “Ama aramızdaki muhabbet vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz, sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır.” (Hatırlayacaksınız Fatih’in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin’dir.)



ASIRLAR SONRA

Ebûl Vefa Hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte bu gün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz, çocuklar okul yolunda bir lahza durur, mırıl mırıl dua okurlar.
İnsanın “şu işe bakın!” diyesi geliyor, koca koca imparatorlar silinip gidiyor, Allah dostları hatırlanıyor daima.



DELİNEN KIRBALAR

Ebûl Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk iyidir hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler, çuvaldız ile kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna gider. Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk olsa, çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.
Saka bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura. “Affınıza sığınıyorum ama” der, “Vaziyet böyleyken böyle!”
Ebûl Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder. Sucudan ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. “Keşke eşiğine sultanların baş koyduğu veliyi üzmeseydim” der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder.
Ebûl Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. “Aman hatun, iyi düşün”der, “biz bir hata yaptık ama nerede?”
O gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar. Uykuyu dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı “Tamam!” der, “Galiba buldum!”
-Anlat hele?
-Çocuğumuza hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl çekti anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir. Limonun lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine. Aklıma başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi körlettim. Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona.
-Aman kalk bacına gidelim.
-Bu saatte mi?
-Evet bu saatte!
-Ne diyeceğiz?
-Helallik dileyeceğiz.
Sonrasını tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur sakaya.

ÇİVİLİ SOPA VE KIRBA

İstanbul’un Vefa semtine adı verilen Şeyh Ebül Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, “Bir din büyüğünün oğludur, çok sürmez geçer” diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa’ya şikayet ettiler.
“Zararınız ödenecektir!”
Ebul Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, “Tamam” dedi. “Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; “Hanım, sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa bu çocuğun sonu kötü” dedi.

Nihayet olayı hatırladı
Hanım düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı. Hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını emmiş.
Bunu, beyi Ebul Vefa hazretlerine anlattı. Şeyh Vefa:
-Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile, diye tembihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Çocuğa, olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama hikmet-i Hüda, çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.

TAHTA KAPILARIN ÖTESİNDE 

Vaktin ikindiye doğru devrildiği, baharın ilahî bir güzelleme olup efsunlandığı günlerden birinde İstanbul...
Kavurucu güneşin keskin ışınları, yerini yumuşak meltemin ılık nefesine bırakmış. Rüzgâr engin bir muhabbetle bütün şehri kucaklıyor.
Ve bulutlar... Gökyüzünde sevgi halkaları gibi halelenip, alaca bir kuşağın halelerini seriyor gözler önüne. Gökyüzü parlak, gökyüzü mütebessim, gökyüzü esrarlı bir edanın kollarında bugün. İstanbul’un katı havasından eser yok. Pırıl pırıl her taraf.
İstanbul ılım ılım... Tatlı bir meltemin kucağında mamurlaşan gözleriyle Ebu-l Vefa’nın tekkesine sinen saygılı sükütu selâmlıyor.
Arşa doğru kanatlarını geren tekkede heyecanlı ve meraklı bir bekleyişin suskunluğu var. Sesssizlikteki meraklı kıpırdanışlara ince bir esrar perdesi eşlik eder. Ebu'l Vefa’nın talebeleri saygıyla tekkenin avlusunda bekleşmektedirler.
Ve tekkeye çöreklenen bekleyişin tek kaynağı vardır. Fatih Sultan Mehmet Han..
Şaşkınlığı bulunan bütün meraklı gözler üzerinde görülenlere inanmamak içten bile değil. Padişah Fatih Sultan, kemter bir dervişin mütevazi sadeliği içerisinde lalasıyla birlikte tekkeyi ziyaret edip EBU-L VEFA’dan feyiz almaya gelmiş. Üzerinde padişahlıktan şan ve şöhretten eser yok. O şimdi sadece bir derviş. Sadece bir talebe ve EBU-L VEFA’nın sultanlığının karşısında diz çöken kemter bir mürid ...
Kararlı ...
EBU-L VEFA’nın dizi dibine çökecek ve “şeyhim”diyecek, mütevazi bir şekilde boyun bükerek dünya yükünü omuzundan atıp “şeyhim”diyecek “Bana ebedî huzuru göster. Ebedî talebeliğini talep ediyorum.”
Gerçek padişahın gerçek sultanın yanında sultanlar sultanının sevgisine doğru yükselecek yüreği. Gerçek sevgiyi, sevgiliyi ve elemsiz aşkı yakalayacak. Saltanat mı kesecek yolunu, şan, şöhret, mal, mülk mü kesecek? Terkedecek bunların hepsini. Uzak duracak ve yüreğini sonsuz sevgi kaynağını sevgisiyle billurlaştırıp cevherleştirecek.
Boynu hafifçe sola yatık, EBU-L VEFA’nın kendisiyle görüşme isteğini kabul edip etmeyeceğini bekliyor. Dışardan bakan biri, imkânı yok, tekke önünde bekleyen Fatih Han’ı tanıyamaz diyor. Bunu derin bir derviş olduğu yolunda fikirler yürütür.
Tekke avlusunda talebeler sıra sıra hepsinin de gözbebeklerine okşayıcı bakışlar oturmuş. Bakışlar Fatih’e yönelik bir zamanlar Bizans’ın kalın duvarlarını ve aşınmaz denen surlarını aşıp kesif betonları dize getiren ve ila-i Kelimatullah’ın haşmetini tüm Bizans’a haykıran bir padişahın nasıl olur da, bir dervişten daha sade e daha mütevazi olabildiğine olunca hayretleriyle şaşırırlar.
Kuş cıvıldamaları bile saygılı. Sükütu yırtan tek ses yok. Tekkedeki sessiz soluk ince hikmetlerin armonisiyle buluşup gökyüzüne dek yükseliyor.
Ve padişah Fatih Sultan Mehmet Han... Ümitsiz bakışlarını Ebu-l Vefa’nın dergâhının kapısından alıp julasına çeviriyor. Padişah hüzünlü. Yitik bir inleyiş kıvrılıyor dalın dudaklarında:
“Galiba lala... galiba gönül padişahının huzuruna liyakatimiz yetişmez.”
Gayr-i ihtiyari inliyor padişah. Lala şaşırmakla beraber teselli etmeye çalışıyor.
“Şimdi gelir Hünkârım.”
Sanki İstanbul’un fethinde doru atını azgın deryanın ortasına doğru sürüp “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni “ diye kükreyen bu değil. Bambaşka biri var şimdi karşısında. Tamamen başka biri.
Lalanın çözümleyemediği düşünceleri tahta kapının gıcırtısıyla bölünür. Heyecan doruğa yükselir birden. Nefesler tutulur. Kapı aralığında Ebu-l Vefa’nın talebelerinden biri vardır. Hazretin kararını bildirmek için geliyor olmalıydı.
Fatih’in yüreği meçhul bir ümidin eşiğine doğru sürüklenir birden. Çarpıntılar sarar bedenini. Heyecanının dizginlerine yapışamaz:
“Kabul buyurdular mı?”
Kızardı talebe. Ne diyeceğini şaşırır. Bunaltıcı bir sıkıntının kıskacı arasında bocalar bir süre sonra zar zor konuşabilir.
“Şey... padişahım... hocamız...”
“De hele molla, meraka koma bizi”
“Sultanım...Hocamız...Hocamız hasta olduğundan görüşme talebinizi kabul edemedi.”
Yıkılır Fatih Sultan. Hayal sükûtunun enkazlar arasında soluğu tıkanır. Gırtlağına düğümlenir nefesi. Ağlamaklı olur Yüzünde derin bir hüznün gölgesi yalpalıyordur. “Yaaaa!...”
Yüreğinin burukluğu sesini çatallaştırmıştır. Bitkin bir halde lalasına döner. “Gördün mü lala” diye inler mahzun mahzun. “İstanbul’un aşılmaz denilen surlarını aşıp onu fetheyleyen kumandan bir gönül padişahının tahta kapısından içeriye yanaşamadı.” Sessizce mırıldanır neden sonra: “Eyvahlar olsun”
İki sıra yaş parlıyordur şimdi Fatih’in kirpiklerinde. Bakışlarında yıkık bir ümidin enkazı vardır. Fısıldar gibi lalasına seslenir:

“Gidelim lala”
Ve padişah... Cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet Han. Bir dervişin “tahta kapısından" içeriye giremez, geri döner. Kendine eyvahlar okuya okuya...
Tekke avlusundaysa merakla hüzün anı anda yaşanır. Talebeleri Ebu-l Vefa’nın neden hünkârı kabul etmediğini merak ederler. Öyle ya. Bir hikmeti vardır elbet.
İki talebe bunu öğrenmek için tekkeye girip Ebu-l Vefa’ya yaklaşır. Ebu-l Vefa hasta yatağında zikir getirmekle meşguldür. İki talebenin geldiğini görünce doğrulur ve mahzun bir eda ile sorar:

“Padişahımız gittiler mi?”
Talebeler şaşkın bakışırlar.
“Gittiler hocam”
Ebu-l Vefa da ağlamaya başlar. Gözlerinden boşalan sıcak damlalar ak sakallarının nuranî boğumlarına doğru süzülür.
Talebelerden biri olanı biteni aklına sığdıramaz;
“Ama hocam ağlıyorsunuz siz” diye şaşırır . “O halde... o halde niçin hünkârı kabul etmediniz.”
Ebu-l Vefa elleriyle gözlerindeki yaşları siler ve “Korktuk”der ıstıraplı bir ses tonuyla. “Mesuliyetten korktuk ve kabul edemedik.”
Dalgın bakışlarındaki mahzunluğu meçhullere doğru düğümlenir. Işıl ışıl yanar gözbebekleri:
“Korkarız ki; padişahımız gönül padişahlığının cezbesine kapılıp devlet umurunu boşlar. Sohbetten alacağı feyzin lezzetiyle padişahlığını unutur ve maazallah devlet-i Osmaniye hüsrana uğrar. Kardeşlerim herkes vazifesini bilip gereğini yapmalı. Bu dünyaya gönül padişahı kadar Cihan padişahı da lâzım”

“Şimdi merakınız zail oldu mu?”
Talebelerin yüzlerinde derin bir hikmetin parıltıları oynaşmaktadır:
“Evet, hocam zail oldu”

Ali SÖĞÜT  ////  22.07.2003

HERKESLE NEDEN SOHBET EDİYORSUN

Müridi, Ebu’l-Vefa Hazretlerine sorar:
” Siz, büyük-küçük demeden herkesle sofraya oturuyorsunuz. Ehil olsun-olmasın, herkesle sohbet ediyorsunuz. Salih-fasık herkesi sohbetinize alıyorsunuz. Bu nasıl oluyor?
Ebu’l-Vefa bu müride der ki:
” Fatiha suresini oku!
Mürid, sureyi yarıya kadar okuyunca Ebu’l-Vefa işaret ederek durdurur. Der ki:
” Şimdi söyle bakalım. Surenin başında Rabbil alemiyn mi yoksa Rabbis-Sâlihiyn mi beyan edilmiş.
” Rabbil âlemiyn…
” Şimdi anladın mı neden böyle davrandığımı?
Mürid gerekli cevabı almış.
Günahkârlarla ilgi kesilmemeli. Onlara uyulmamalıdır da. İyiler onları kendilerine uydurmanın çalışmasını yapmalıdırlar. Ebu’l-Vefa’nın yaptığı gibi iyi muamele gösterilmelidir.
 

Şeyh Vefa’nın kedisi ve Esir Bey

Şeyh İbrahim Has Efendi Tezkiret’ül-Has isimli eserinde kaydettiğine göre bir gün Şeyh Vefâ Hazretleri Çilehanesinde ibadet ile meşgul iken komşularından bir kadın yanına gelmiş, “Oğlum Malta’da esirdir, kurtarmanızı rica ederim” demiş. Vefâ Hazretleri “Dua edelim de kurtulsun” cevabını vermiş ise de kadın “Ben dua istemem, oğlumu isterim” diye ısrarını tekrar etmiş. Şeyh Vefâ’nın yanında siyah bir kedi bulunuyormuş. Kediyi göstererek “Söyleyelim de oğlunu şu karakedicik kurtarsın” demiş. Kadın da kabul ederek Şeyh Vefâ’nın yanından ayrılmış. Kadının oğlu Esir Bey Malta Adasında bir Hıristiyanın esaretinde çalışmakta ve onun mutfağında yemekler yapmaktaymış. Bir gün balık pişirecekmiş. Temizleyip hazırladığı zaman orada bir karakedi belirmiş. Balığı hemen kapıp kaçmış. Esir balığı kedinin ağzından kurtarmak için arkasından koşmuş. Kedi kapıyı açık bulduğu bir eve girmiş. Esir kapıyı çalmış ve içeridekilere balığı kapan kedinin bu eve kaçtığını söylemişse de ev sahibi böyle bir kedinin eve gelmediğini söylemiş. Bu sırada bulunduğu yerin Malta değil, Vefâ Mahallesi ve görüştüğü şahsın kendi annesi olduğunu anlamış. Oğul, ana birbirine sarılmışlar ve her ikisi tarafından yaşanan olaylar duyulmuş. Birlikte kalkıp Şeyh Vefâ’nın Çilehanesine gelmişler. Vefâ Hazretlerinin yanındaki kara kediyi gören Esir Bey “İşte ana, balığı kapan kedi şu idi” demiş. Gerek oğlu ve gerek anası bu olayı görünce Şeyh Vefa Hazretlerinin yanından ölünceye kadar ayrılmamışlar ve onun hizmetinde bulunmuşlar. Vaktiyle “Vefa’nın kedisi gibi karşıma çıktı” şeklinde bir sözün pek meşhur olduğu söylenir.

Günümüzde Şeyh Vefâ’nın Çilehanesi’nin hemen bitişiğinde üzerinde çeşitli motifler olan 30 santim yüksekliğinde 2 metre uzunluğunda mermer bir taş vardır. Rivayetler değişik. Kimine göre burada Esir Bey’in kabri bulunmaktadır. Bir başka rivayete göre ise bu mezar Şeyh Vefâ Hazretlerinin kedisine aittir.

 

BİR RÜYA

Kimden : "yildirimhakan" yildirimhakan@mynet.com
Kime : "erolkara@mynet.com"
Gönderme tarihi : 7/08/2006 10:35
Konu : Vefa Hazretleri
 

 Selamünaleyküm,              
 İyi günler Erol Bey ben Gaziantep ilinin İslahiye ilçesinde doğup büyümüş ve hayatında hiç Vefa Hazretlerinin türbesini görmemiş bir insanım.
Bu gece rüyamda Hazretin mekanına gittim.              
Rüya şöyleydi :              
" Rüyamda bir ses bana Vefa Hazretlerinin Türbesine gitmemi söyledi. Ben de bu emre uyarak oraya doğru yol aldım. Ve bir giriş kapısından girdim, basamaklardan inerek avluya doğru ilerledim. Türbedar uyuyordu. Az daha ilerleyerek içeriye girmeye niyetlendim kapının önünde birkaç tane yeşil örtülü sanduka vardı onları görünce içim bir hoş oldu. Türbenin kapısından içeri girdiğimde beni çok şaşırtan bir şey oldu. Mübareğin sandukası yoktu ve öylece uzanmış yatıyordu. Sanki canlı gibiydi ben olduğum yere oturdum ve onu seyrettim kahverengi sakalı vardı, kırmızımsı esmer tenliydi, cübbesine bürünmüş yatıyordu. Sonra turist olduklarını zannettiğim birileri geldi. Çocuk sayılabilecek birisi elinde bir sırıkla uzaktan mübareğin naaşını dürtmeye başladı, tartakladı. ben de üzüldüm dışarı doğru çıktım. Sonra mübarek yattığı yerden kalktı kendisine zulmedenlerin dersini verdi bir güzel... Ben de kapıdaki beyaz sakallı türbedarı uyandırdım ve gelen kişilerin Vefa hazretlerini rahatsız ettiğini söyledim. Hazret de oradan neden kendisine sahip çıkmadığımızı sordu. Biz çok mahcup olduk."               
Sabah uyanır uyanmaz internetten Vefa hazretleri hakkında bir şeyler araştırdım ve sizin adresinize ulaştım. Acaba Mübarekle ilgili bir problem mi var diye düşündüm. Eğer sahip çıkarsak mübareğin daha mutlu olduğunu düşünerek size bu mesajı yazdım. Allah'a emanet olun

Sayın Hakan   Öncelikle bu kıymetli rüyanızın hayırlara vesile olmasını dilerim. Sitemizi de ziyaret ettiğiniz ve bu kıymetli mektubu gönderdiğiniz için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.   Mektubunuzdan çok etkilendim. Yarın imkan olursa oğlumu gönderiyorum. Kısmet olursa cumartesi ya da pazar günü de ben gideceğim. İnşallah korktuğunuz ya da düşündüğünüz gibi değildir. Bu isteğiniz bizim için görevdir. Gelişmelerden sizi de haberdar edeceğim. Keşke bu rüyanızı çevrenizde bulunan alim bir kimseye yorumlatsaydınız.   Siz de Allaha emanet olunuz. 
Sevgi ve selamlarımla

Sayın Hakan

12/08/2006 günü bizzat Vefa hazretlerinin medfun bulunduğu türbeye gittim. Ne yazık ki türbe elemansızlıktan 1,5 aydır kapalıymış. Bir rivayete göre de Şaban ayı içinde ziyarete açılacakmış.

Sizin selamınızı da götürdüm

Bu vesile ile orada çektiğim GÖRÜNTÜLERDE sitemize eklendi.

 

Güz2000

 

ZİYARETÇİ DEFTERİMİZ MESAJLARINIZI YAZABİLİRSİNİZ
İletişimFacebookTwitter

KARA'LI'YORUM SONYAZILAR




 

ZİYARETÇİ DEFTERİMİZ MESAJLARINIZI YAZABİLİRSİNİZ
BU SİTE EROLKARASİTELERİ TARAFINDAN VEFA SEMTİNİ UNUTMAYANLAR İÇİN KİŞİSEL EMEKLERLE HAZIRLANMIŞTIR - 1996
yazışma ve iletişim