| Günümüz Istanbul 'undaki Vefa semti hâla Seyh
Ebu'l-Vefa adiyla söhret bulmus olan büyük âlim
Konyalı Muslihiddin
Mustafa ' nın ismi
ile anılmaktadir
BİR RÜYA
(TIKLAYINIZ )
VEFANIN TİMSALİ MERAM'LI
ŞEYH VEFA
Hasan ÖZÖNDER
İst anbul'da "Vefâ" semtini bilmeyenimiz var mı? Semte adını veren
Şeyh Vefâ'nın türbesini ziyaret etmişsinizdir. Öyle tahmin ediyorum ki Vefâ'daki
ünlü dükkânda kışın boza, yazın şıra içmemiş olanınız yokur.
Toplumun bozulmasından; dostluk, arkadaşlık, sadakat duygularının zayıflayıp,
azalmasından yakınanların "Yoksa Vefâ, İstanbul'da sadece bir sem-ti
meşhurda mı kaldı?" diye yanıp-yakınan eski yazarları hatırlayanınız
vardır.
Bunların hepsi iyi ve güzel de, "Vefa" duygusunun mücessem ve müheykel
timsali olan bu büyük zatın, Şeyh Vefâ'nın Konyalı ve hem de Meramlı
olduğunu bilen kaç kişi var?
Tarihi kaynaklar Şeyh Vefâ'nın Konya'lı olduklarını yazarlar. Sicill-i Osmâni'de
Süreyya Bey, asıl adı "Muslihiddin Mustafa" olan Şeyh Vefâ'nın
Konyalı olduğunu kaydettikten sonra şunları da ilave eder: "Debbağlar
İmâmı Şeyh Muslihiddin Abdi'l-Lâtif-i Makdisî'den Tarikat-ı Halvetiyye'ye
ahzeyledi. Dersaadet'e (İstanbul'a) gelip, meşhur olup, Sultan Ebü'l-Fettah
Mehmed Han ve Sultan Bâyezid Hân Hazretleri ile müsahabet ve mülâkat nasip
olmadı.
896 Ramazanında fevt olup Sultan Bayazid Han Hazretleri cenâzesinde hazır
olarak yüzünü görmüştür. Vefâ meydanına türbesinde defnedildi. Keşf
ü kerâmet ile meşhur ve celâl halinde bir zât olup, müsahabâtı lâtif
idi.
Yerine müridi Ali Efendi "Şeyh" olup, 910'da fevt olmuştur. Ba'dehû
Abdü'l-Lâtîf "Şeyh" olup, 929'da fevt olmuştur.
Bu zaviye şeyhlerinden diğer Abdü'l-Lâtîf, Kandilli'de ateş sıçrayarak
1009'da muhteriken fevt olmuş ve yerine geçen mahdumu 1042'de vefat etmiştir.
İbn-i Vefâ'nın ikinci halifesi Ahmed Efendi, irtihalinde yanına defnolunmuştur."
Şeyh Vefâ, birçok olaylara konu olan hemşehrilerini Konyalı Nişancı
Mehmed Paşa'nın cenaze namazını kıldırmıştır. Onun mezar taşında görülen
Arapça manzum vefat tarihi de, Şeyh Vefâ'ya aittir. Şeyh Vefâ'nın adı bugün
Meram'daki bir cami ile Konya'da da yaşamaktadır. Yanında bir zamanlar bir de
"Hanikâh"ın bulunduğu bu cami, Meram'da, Dere yoluna çıkılan köşenin
karşısındadır. Bu gün de ibadete açık olan bu cami, son derece huzurlu ve
sükunetli bir havaya sahiptir. Sade ve mütevazi bir mabeddir. Birçok tamir,
tevzi ve tecdid ameliyeleri görerek günümüze kadar gelmiştir. Semt, onun adını
taşımaktadır.
Vakıf kayıtlarında, bu yapının vakfiye suretlerine ve mescidde bulunan
Kur'an-ı Kerim'ler ile 61 kitabın listesine yer verilmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in ve oğlu II. Beyazid'in dönemlerinde tutulmuş resmi kayıtlarda
da onun vakıfları hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre
mescid ve hanigaha gelir sağlayan vakıflardan bazıları şunlardır:
"Said-eli'nde (Kadınhanı'nda), kâfir Değirmeni'nin muayyen hissesi; Ilgın'a
bağlı Yaka Salur Çiftliği, Tekke'nin dervişleri için bir sürü koyun,
Turat Değirmeni; Konya'da Hoca Ferruh'da, Kâfir Ermenes'de, Kavak'da, Şehir
Çiftliği'nde tarlalar. Meram'da Şeyh'in kendisinin, hemşiresinin ve kardeşi
Ahmed'in, Şemseddin Halife'nin, değirmenci'nin, Halil'in, Şiri'nin, Kaliçeci-zâde'nin
bağları ile, Şeyh'in bağına bitişik dükkanlar. Ayrıca Meram'da 20 dönümlük
bağ ve bahçeleri, Fatih'in hükmü ile; Mescid'e vakfedilen bütün bağlara
ve bahçelere mevsiminde su verilecek ve vakfın işlerinde hizmet alanlarına
hepsi, her türlü vergiden muaf olacaklardır."
Cihan Hatun adında bir hanım, Şeyh Vefâ Camii'ne, Kur'an-ı Kerim okutmak üzere
ayrıca vakıf yapmıştır.
Ümmî Hatun ise, Çarıklar Köyü'nü, kendi evladına ve Kur'an-ı Kerim
okutmak üzere bazı vakıflar kurmuştur. Evlâdı kalmazsa, bu köyün gelişinin,
Şeyh Vefâ Camii'ne sarfedilmesini de şart koymuştur.
Şeyh Vefa'nın kızının ünlü Mevlevi şeyhlerinden Ahmet Abid Çelebi'yle
evlendiğini biliyoruz.
Bazı kayıtlarda Meram'daki Mescid'in yakınındaki mezarlıkta Şeyh Vefâ'nın
babasının ve oğlunun medfun olduğuna dair işaretler bulunmaktadır.
Kendisinin kabri İstanbul'dadır. Fetih'ten sonra İstanbul'a giderek yerleşmiştir.
Halkın ihya ve irşâdiyle meşgul olmuştur.
Tasavvuf tarihimizde Şeyh Vefâ ne kadar meşhursa; Şeyh'in vefa duyguları İstanbul'un
arada beşyüz yıl geçtiği halde koskoca bir semtinin halâ aynı şekilde
kendi adıyla anılmasını sağlayacak kadar himmet ve tasarrufu geniş ise;
"Vefa" duygusunun müşahhas ve mücessem timsali olan böylesine ma'rûf,
meşhur ve ma'lûm bir insan yetiştirdiği için Meram'da, en az o kadar onur
ve gurur duymaktadır.
Güz2000

HAYATINDAN SAHNELER
Bir merhamet numunesi Ebûl Vefa Hazretleri
İstanbul’un alındığı, Bizans’ın yıkıldığı yıllardır. Ama
Akdeniz huzursuzdur hâlâ. Rodoslu çapulcular Bahr-ı Sefid’in çıbanıdırlar.
Evet bu adada güzel üzüm yetişir ve nefis zeytin olur. Ama ada sakinleri bağla
bahçeyle uğraşmaz. Ticaretten ve sanattan da uzaktırlar. İyi bildikleri tek
iş vardır: “Yol kesmek!”
O yıllarda Rodoslu haydutlar ticaret gemilerini yağmalar, sahil köylerini
basarlar. Zahmetsiz kazandıklarını saza, şaraba yatırırlar. Liman kenarındaki
batakhaneler eşkıya kaynar. Bu işrethanelere abone olabilmenin tek yolu vardır:
Daha fazla soygun yapmak, daha fazla can yakmak.
İşte günün birinde, içinde Ebûl Vefa hazretlerininde bulunduğu hac
kafilesi şakilerin saldırısına uğrar. Mübâreğin kaybedecek bir şeyi
yoktur. Hepi topu üç beş ölçek hurma, birkaç testi zemzem. Ama korsanlar
insan sarrafıdırlar. Müminlerin ona gösterdiği hürmeti gözden kaçırmazlar.
Böylesi asil biri para etse gerekdir. Öyle ya, Osmanlı âliminin uğruna
neler vermez ki?
ZİNDANI AYDINLATAN NUR
Mübârek kendisini hapise tıkan zalimlere kızmaz. “Bunda da bir hayır
olmalı” der, büker boynunu. Hatta acıma duygusu ağır basar. “Ah!”
der, “Ah bir hakikatleri görebilseler!”.
İnsan haydut da olsa insandır. Nitekim zindancı bu büyük velinin yüzündeki
şefkati yakalar, veya o şefkate yakalanır. Cezayı göze alır, zincirlerini
çözer, onu aydınlık bir koğuşa taşır. Uzun kış geceleri ocak başında
sohbet ederler.
Mübarek kısa sürede Rumca öğrenir, muhafızlarla dost olur. Hastalarını
tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsüdür kurar gönüllere.
Şövalyeler bu iltiması görmezden gelirler, zira bu rehineden yüklüce bir
fidye beklerler.
Kahramanoğlu İbrahim Bey, bir Ebûl Vefa sevdalısıdır. Mübareğin
Rodoslular’ın elinde olduğunu öğrenince beyninden vurulmuşa döner. İstenen
meblâğı tez günde denkleştirir, koşar adaya.
RUMLARLA KOMŞULUĞU SEÇEN VELİ
Ebûl Vefa Hazretlerinin ayrıldığı gün zindancı bir hoş olur. Bu küflü
dehlize böylesi bir bilge gelmemişdir. Ve bundan böyle zor gelir. Hapiste geçirdiği
günler Ebûl Vefa Hazretleri’ne çok tesir eder. İstanbul’da Rumların
kesif olduğu bir semte (Vefa’ya) dergahını kurar ve bu insanlara kapılarını
açar. Bıkıp usanmadan hakkı tebliğ eder. Gülene de anlatır, sövene de.
Kimi dergâha râm olur, kimi aleyhinde konuşur. Mübarek güler yüzlü ve nüktedandır.
En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle nakşeder zihinlere.
Ebûl Vefa’nın Fatih’e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere
bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan’ı güçlü tasarrufu ile
kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder.
Rüyalarını nur yüzlü veli süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını
tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri “Hayır!” der, “Görüşmesek
daha iyi.”
Koca sultan yüzgeri giderken mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker
mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumlar’ın bile kıymet
verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz?
Nitekim içlerinden biri dayanamaz. “Bağışlayın ama efendim” der, “Hem
hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa
gerek?”
Mübârek “Doğru söylüyorsun.” der, “Ama aramızdaki muhabbet
vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa
sarayda duramaz, sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne.
Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır.” (Hatırlayacaksınız
Fatih’in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin’dir.)
ASIRLAR SONRA
Ebûl Vefa Hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin
naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte
bu gün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla
tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz, çocuklar okul yolunda bir
lahza durur, mırıl mırıl dua okurlar.
İnsanın “şu işe bakın!” diyesi geliyor, koca koca imparatorlar silinip
gidiyor, Allah dostları hatırlanıyor daima.
DELİNEN KIRBALAR
Ebûl Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk
iyidir hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler, çuvaldız
ile kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna
gider. Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk
olsa, çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak
boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.
Saka bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura.
“Affınıza sığınıyorum ama” der, “Vaziyet böyleyken böyle!”
Ebûl Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder.
Sucudan ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. “Keşke eşiğine
sultanların baş koyduğu veliyi üzmeseydim” der. Pişman, mahçup dergâhı
terkeder.
Ebûl Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur.
“Aman hatun, iyi düşün”der, “biz bir hata yaptık ama nerede?”
O gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar.
Uykuyu dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı “Tamam!” der, “Galiba
buldum!”
-Anlat hele?
-Çocuğumuza hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı
sepetini bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl
çekti anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir.
Limonun lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti
evine. Aklıma başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim.
Nefsimi körlettim. Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim
ona.
-Aman kalk bacına gidelim.
-Bu saatte mi?
-Evet bu saatte!
-Ne diyeceğiz?
-Helallik dileyeceğiz.
Sonrasını tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost
olur sakaya.
ÇİVİLİ SOPA VE KIRBA
İstanbul’un Vefa semtine adı verilen Şeyh Ebül
Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin,
Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın
oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna
çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan
sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış
su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca
delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu.
Sakalar, “Bir din büyüğünün oğludur, çok sürmez geçer” diye
bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh
Vefa’ya şikayet ettiler.
“Zararınız ödenecektir!”
Ebul Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl
olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak
tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara,
“Tamam” dedi. “Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de
zararınız ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben
bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü.
Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; “Hanım, sen bu çocuğa
hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün,
bana bildir, yoksa bu çocuğun sonu kötü” dedi.
Nihayet olayı hatırladı
Hanım düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı.
Hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta
portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış.
Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki
iğneyi portakallara batırıp sularını emmiş.
Bunu, beyi Ebul Vefa hazretlerine anlattı. Şeyh Vefa:
-Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru
anlat ve helallik dile, diye tembihledi. Kendi de sakaları çağırdı,
kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve
haklarını helal ettirdi. Çocuğa, olayın başından sonuna kadar bir
şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız,
keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama hikmet-i Hüda, çocuk bir daha çivili
sopa ile kırbaları delmedi.
TAHTA KAPILARIN ÖTESİNDE
Vaktin ikindiye doğru devrildiği, baharın ilahî bir güzelleme olup
efsunlandığı günlerden birinde İstanbul...
Kavurucu güneşin keskin ışınları, yerini yumuşak meltemin ılık
nefesine bırakmış. Rüzgâr engin bir muhabbetle bütün şehri kucaklıyor.
Ve bulutlar... Gökyüzünde sevgi halkaları gibi halelenip, alaca bir
kuşağın halelerini seriyor gözler önüne. Gökyüzü parlak, gökyüzü
mütebessim, gökyüzü esrarlı bir edanın kollarında bugün. İstanbul’un
katı havasından eser yok. Pırıl pırıl her taraf.
İstanbul ılım ılım... Tatlı bir meltemin kucağında mamurlaşan
gözleriyle Ebu-l Vefa’nın tekkesine sinen saygılı sükütu selâmlıyor.
Arşa doğru kanatlarını geren tekkede heyecanlı ve meraklı bir
bekleyişin suskunluğu var. Sesssizlikteki meraklı kıpırdanışlara
ince bir esrar perdesi eşlik eder. Ebu'l Vefa’nın talebeleri saygıyla
tekkenin avlusunda bekleşmektedirler.
Ve tekkeye çöreklenen bekleyişin tek kaynağı vardır. Fatih Sultan
Mehmet Han..
Şaşkınlığı bulunan bütün meraklı gözler üzerinde görülenlere
inanmamak içten bile değil. Padişah Fatih Sultan, kemter bir dervişin
mütevazi sadeliği içerisinde lalasıyla birlikte tekkeyi ziyaret edip
EBU-L VEFA’dan feyiz almaya gelmiş. Üzerinde padişahlıktan şan ve
şöhretten eser yok. O şimdi sadece bir derviş. Sadece bir talebe ve
EBU-L VEFA’nın sultanlığının karşısında diz çöken kemter bir mürid
...
Kararlı ...
EBU-L VEFA’nın dizi dibine çökecek ve “şeyhim”diyecek, mütevazi
bir şekilde boyun bükerek dünya yükünü omuzundan atıp “şeyhim”diyecek
“Bana ebedî huzuru göster. Ebedî talebeliğini talep ediyorum.”
Gerçek padişahın gerçek sultanın yanında sultanlar sultanının
sevgisine doğru yükselecek yüreği. Gerçek sevgiyi, sevgiliyi ve
elemsiz aşkı yakalayacak. Saltanat mı kesecek yolunu, şan, şöhret,
mal, mülk mü kesecek? Terkedecek bunların hepsini. Uzak duracak ve yüreğini
sonsuz sevgi kaynağını sevgisiyle billurlaştırıp cevherleştirecek.
Boynu hafifçe sola yatık, EBU-L VEFA’nın kendisiyle görüşme
isteğini kabul edip etmeyeceğini bekliyor. Dışardan bakan biri, imkânı
yok, tekke önünde bekleyen Fatih Han’ı tanıyamaz diyor. Bunu derin
bir derviş olduğu yolunda fikirler yürütür.
Tekke avlusunda talebeler sıra sıra hepsinin de gözbebeklerine okşayıcı
bakışlar oturmuş. Bakışlar Fatih’e yönelik bir zamanlar Bizans’ın
kalın duvarlarını ve aşınmaz denen surlarını aşıp kesif betonları
dize getiren ve ila-i Kelimatullah’ın haşmetini tüm Bizans’a haykıran
bir padişahın nasıl olur da, bir dervişten daha sade e daha mütevazi
olabildiğine olunca hayretleriyle şaşırırlar.
Kuş cıvıldamaları bile saygılı. Sükütu yırtan tek ses yok.
Tekkedeki sessiz soluk ince hikmetlerin armonisiyle buluşup gökyüzüne
dek yükseliyor.
Ve padişah Fatih Sultan Mehmet Han... Ümitsiz bakışlarını Ebu-l
Vefa’nın dergâhının kapısından alıp julasına çeviriyor. Padişah
hüzünlü. Yitik bir inleyiş kıvrılıyor dalın dudaklarında:
“Galiba lala... galiba gönül padişahının huzuruna liyakatimiz
yetişmez.”
Gayr-i ihtiyari inliyor padişah. Lala şaşırmakla beraber teselli
etmeye çalışıyor.
“Şimdi gelir Hünkârım.”
Sanki İstanbul’un fethinde doru atını azgın deryanın ortasına
doğru sürüp “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni “
diye kükreyen bu değil. Bambaşka biri var şimdi karşısında. Tamamen
başka biri.
Lalanın çözümleyemediği düşünceleri tahta kapının gıcırtısıyla
bölünür. Heyecan doruğa yükselir birden. Nefesler tutulur. Kapı aralığında
Ebu-l Vefa’nın talebelerinden biri vardır. Hazretin kararını
bildirmek için geliyor olmalıydır.
Fatih’in yüreği meçhul bir ümidin eşiğine doğru sürüklenir
birden. Çarpıntılar sarar bedenini. Heyecanının dizginlerine yapışamaz:
“Kabul buyurdular mı?”
Kızardı talebe. Ne diyeceğini şaşırır. Bunaltıcı bir sıkıntının
kıskacı arasında bocalar bir süre sonra zar zor konuşabilir.
“Şey... padişahım... hocamız...”
“De hele molla, meraka koma bizi”
“Sultanım...Hocamız...Hocamız hasta olduğundan görüşme
talebinizi kabul edemedi.”
Yıkılır Fatih Sultan. Hayal sükûtunun enkazlar arasında soluğu tıkanır.
Gırtlağına düğümlenir nefesi. Ağlamaklı olur Yüzünde derin bir hüznün
gölgesi yalpalıyordur.
“Yaaaa!...”
Yüreğinin burukluğu sesini çatallaştırmıştır. Bitkin bir halde
lalasına döner.
“Gördün mü lala” diye inler mahzun mahzun. “İstanbul’un aşılmaz
denilen surlarını aşıp onu fetheyleyen kumandan bir gönül padişahının
tahta kapısından içeriye yanaşamadı.”
Sessizce mırıldanır neden sonra:
“Eyvahlar olsun”
İki sıra yaş parlıyordur şimdi Fatih’in kirpiklerinde. Bakışlarında
yıkık bir ümidin enkazı vardır. Fısıldar gibi lalasına seslenir:
“Gidelim lala”
Ve padişah... Cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet Han. Bir dervişin
“tahta kapısından" içeriye giremez, geri döner. Kendine
eyvahlar okuya okuya...
Tekke avlusundaysa merakla hüzün anı anda yaşanır. Talebeleri Ebu-l
Vefa’nın neden hünkârı kabul etmediğini merak ederler. Öyle ya.
Bir hikmeti vardır elbet.
İki talebe bunu öğrenmek için tekkeye girip Ebu-l Vefa’ya yaklaşır.
Ebu-l Vefa hasta yatağında zikir getirmekle meşguldür. İki talebenin
geldiğini görünce doğrulur ve mahzun bir eda ile sorar:
“Padişahımız gittiler mi?”
Talebeler şaşkın bakışırlar.
“Gittiler hocam”
Ebu-l Vefa da ağlamaya başlar. Gözlerinden boşalan sıcak damlalar
ak sakallarının nuranî boğumlarına doğru süzülür.
Talebelerden biri olanı biteni aklına sığdıramaz;
“Ama hocam ağlıyorsunuz siz” diye şaşırır . “O halde... o
halde niçin hünkârı kabul etmediniz.”
Ebu-l Vefa elleriyle gözlerindeki yaşları siler ve “Korktuk”der
ıztıraplı bir ses tonuyla. “Mesuliyetten korktuk ve kabul
edemedik.”
Dalgın bakışlarındaki mahzunluğu meçhullere doğru düğümlenir.
Işıl ışıl yanar gözbebekleri:
“Korkarız ki; padişahımız gönül padişahlığının cezbesine
kapılıp devlet umurunu boşlar. Sohbetten alacağı feyzin lezzetiyle
padişahlığını unutur ve maazallah devlet-i Osmaniye hüsrana uğrar.
Kardeşlerim herkes vazifesini bilip gereğini yapmalı. Bu dünyaya gönül
padişahı kadar Cihan padişahı da lâzım”
“Şimdi merakınız zail oldu mu?”
Talebelerin yüzlerinde derin bir hikmetin parıltıları oynaşmaktadır:
“Evet, hocam zail oldu”
Ali SÖĞÜT //// 22.07.2003
|